İşte 10 Soru 10 Cevap, Savaş Kalafat’ın özel röportajı…
“Sinema, insanın görünmeyen tarafını görünür kılma sanatıdır.”
Son dönemde kurucusu olduğu Düsseldorf Türk Film Festivali ile Avrupa’da dikkatleri üzerine çeken Murat Gürvardar, yalnızca festival başkanı kimliğiyle değil, çok yönlü üretimiyle de adından söz ettiriyor. Romanlar, tiyatro oyunları, film ve dizi senaryoları kaleme alan Gürvardar, ilk uzun metraj filmi Kızım ve Ben‘in ardından şimdi Hollywood ve Türkiye’den oyuncuları bir araya getirecek, İngilizce çekilecek uluslararası psikolojik gerilim filmi ART HOUSE için hazırlıklarını sürdürüyor. Aynı zamanda sinema dünyasının önemli isimleriyle gerçekleştirdiği söyleşilerle dijital alanda da yeni bir platform oluşturuyor. Üretimin, sanatın ve sinemanın geleceğini Murat Gürvardar ile konuştuk.
Savaş Kalafat: Sevgili Murat, seni uzun yıllardır tanıyorum ve bu yolda birçok başarına tanık oldum. Son dönemde herkes seni Düsseldorf Türk Film Festivali ile konuşuyor. Ama ben röportaja festivali değil, seni sorarak başlamak istiyorum. Murat Gürvardar kimdir? Bugün yaptığın her şeyin temelinde nasıl bir çocukluk ve nasıl bir hayal yatıyor?
Murat Gürvardar:
Çocukluğuma dönüp baktığımda aklıma ilk gelen kelime özgürlük oluyor. Çok mutlu bir çocukluk geçirdim. İstanbul’da doğdum ama çocukluğum Düzce’de geçti. Babam doktordu, annem de en az onun kadar okumayı seven, dünyaya merakla bakan modern bir insandı. Üç erkek kardeşiz, ben ortanca çocuğum. Evimizde kitapların, sohbetlerin ve yeni şeyler öğrenmenin çok doğal olduğu bir ortam vardı. Bugün yaptığım işlerin temelinde de sanırım o evin kültürü yatıyor.
Çocukluğuma ait hiç unutamadığım iki anı var. Aslında bugün kim olduğumu en iyi onlar anlatıyor.
İlki ilkokul yıllarında yaşandı. Öğretmenim babama, “Bu çocuk sürekli hayal dünyasında yaşıyor.” diye şikâyet etmişti. Babamın verdiği cevap ise hayatım boyunca unutamayacağım bir cümle oldu:
“Ne güzel… Demek ki hayal gücü kuvvetli bir çocuk. O zaman onu, hayal gücünü ifade edebileceği sanatlara yönlendirelim.”
Bugün dönüp baktığımda bana verilen en büyük hediyenin bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü o gün bana “Hayal kurmayı bırak.” denilmedi. Tam tersine, hayal kurmam teşvik edildi. Belki de bugün hâlâ hikâyeler anlatıyor olmamın en önemli sebebi budur.
İkinci kırılma noktası ise yedi yaşındayken yaşandı. Bizim dönemimizde ilkokul birinci sınıftan sonra yaz tatili için bir çocuk kitabı okunması istenirdi. Ben ise sadece isminden etkilenerek Jerzy Kosinski’nin Boyalı Kuş romanını seçtim. Bugün düşündüğümde, o yaşta bir çocuk için oldukça ağır ve sarsıcı bir kitaptı. Ama bende korkudan çok başka bir duygu uyandırdı. Bir hikâyenin insanın içinde bambaşka dünyalar açabileceğini gördüm. Sanırım ilk kez o gün, hayal gücümü sadece yaşamakla yetinmeyip yazarak da ifade edebileceğimi fark ettim.
Bugün dönüp baktığımda şunu görüyorum; çocukluğum bana iki büyük miras bıraktı. Biri hayal kurmaktan korkmamayı öğretti, diğeri ise o hayalleri bir hikâyeye dönüştürebileceğimi gösterdi.

S.Kalafat: Anlattıklarından şunu anlıyorum; çocukluğun sana hayal kurmayı öğretmiş. Ama bugün baktığımızda romanlardan tiyatroya, sinemadan festivale kadar çok geniş bir üretim alanın var. Günümüzde birçok sanatçı tek bir alanda kalmayı tercih ederken sen neden kendini tek bir kimlikle tanımlamıyorsun?
M. Gürvardar:
Çünkü ben aslında birbirinden farklı işler yaptığımı düşünmüyorum. Benim yaptığım iş hep aynı; sadece hikâyeyi anlattığım mecra değişiyor.
Bir hikâye bazen roman olmak istiyor, bazen tiyatro oyunu, bazen sinema filmi… Hatta bazen bir festival bile aslında bir hikâye anlatma biçimine dönüşebiliyor. Ben hiçbir zaman “Şimdi roman yazayım, sonra film çekeyim.” diye plan yapmadım. Hikâyenin doğası beni nereye götürüyorsa onu takip ettim.
Belki bunda çocukluğumun da etkisi var. Küçük yaşlarda hayal kurmanın ayıp değil, değerli bir şey olduğunu öğrendim. Ama zamanla şunu da fark ettim ki hayal kurmak tek başına yeterli değil. O hayalleri sabırla, disiplinle ve yıllarca emek vererek somut bir esere dönüştürebilmek asıl mesele.
Bu yüzden kendimi hiçbir zaman sadece yönetmen, sadece yazar ya da sadece festival başkanı olarak görmedim. Bunların hepsi aynı yolculuğun farklı durakları. Ortak noktaları ise çok basit: İnsanları düşündüren, duygulandıran ve onlarda iz bırakan hikâyeler anlatmak.
Sanırım beni tanımlayan şey de meslek unvanlarım değil; hangi alanda olursam olayım anlatacak yeni bir hikâye arıyor olmam.

S.Kalafat: İlk uzun metraj filmin Kızım ve Ben’den bugün çekmeye hazırlandığın ART HOUSE projesine baktığında, kendinde en büyük değişimi nerede görüyorsun? Sinema dilinde mi, insanı anlama biçiminde mi, yoksa hayata bakışında mı?
M. Gürvardar:
İlk filmimden bu yana değişen en büyük şey, dünyanın en pahalı ve en değerli şeylerinden birini satın almam oldu.
S. Kalafat: Nedir o?
M. Gürvardar:
Tecrübe.
Ama bu öyle parayla satın alınabilecek bir şey değil. Zamanla, yaptığınız hatalarla, başarılarınızla, başarısızlıklarınızla ve vazgeçmeden çalışarak kazanılıyor. İlk filmimin üzerinden neredeyse dokuz yıl geçti. Geriye dönüp baktığımda, bana en büyük yatırımın bu süreç olduğunu görüyorum.
İlk filmimi çekerken önceliğim hikâyeyi anlatmaktı. Bugün ise aynı hikâyeyi anlatırken sinemanın bütün enstrümanlarını ayrı ayrı düşünüyorum. Görüntü, ışık, renk, ses, sessizlik, kamera hareketi, kurgu, oyunculuk… Bunların her biri tek başına bir anlatım dili. Artık her birinin hikâyeye nasıl hizmet edeceğini uzun uzun çalışıyorum.
Eskiden sahneleri çekiyordum; bugün sahneleri inşa ediyorum.
Her planı bir ressamın tablosu gibi görüyorum. Kadrajın içinde bulunan her detayın bir anlamı olması gerektiğine inanıyorum. Aynı şekilde karakterlere de sadece senaryonun bir parçası olarak bakmıyorum. Onları bir psikoloğun ya da bir sosyoloğun doktora tezi inceler gibi anlamaya çalışıyorum. Çünkü karakterin söylediği kadar sustuğu şeyler de hikâyeyi anlatır.
Sanırım yıllar içinde öğrendiğim en önemli şey şu oldu: Sinema yalnızca bir hikâye anlatma sanatı değil, aynı zamanda bir anlam inşa etme sanatı. Seyirci filmi izledikten sonra sadece olayları değil, hissettiklerini de yanında götürmeli.
ART HOUSE‘a baktığımda gördüğüm en büyük fark da bu. Bu filmde sadece ne anlatacağımı değil, nasıl anlatacağımı da en az hikâye kadar önemsiyorum. Çünkü bazen tek bir bakış, tek bir sessizlik ya da tek bir kadraj, sayfalarca diyalogdan daha güçlü bir şey anlatabilir.

S. Kalafat: ART HOUSE yalnızca yeni filmin değil; aynı zamanda ilk uluslararası projen. Hollywood oyuncularıyla Türk oyuncuları aynı hikâyede buluşturmak ve filmi İngilizce çekmek cesur bir karar. Sence artık hikâyelerin de milliyeti kalmadı mı?
M. Gürvardar:
Bir filmi uluslararası yapan dili değildir; duygusudur.
Ben buna gerçekten inanıyorum.
Elbette her hikâye doğduğu coğrafyanın izlerini taşır. Kültürüyle, diliyle, insan ilişkileriyle… Bunlar o hikâyenin kimliğinin bir parçasıdır. Ama hikâyenin merkezindeki duygu gerçekse, dünyanın neresinde olursanız olun insanlar onunla bağ kurabilir.
ART HOUSE‘u yazarken çıkış noktam “Uluslararası bir film yapmalıyım.” düşüncesi olmadı. Önce anlatmak istediğim hikâye vardı. Sonra o hikâyenin atmosferi, karakterleri ve dünyası beni doğal olarak İngilizce bir filme götürdü. Hollywood’dan ve Türkiye’den oyuncuların aynı projede buluşması da yine bu hikâyenin ihtiyaçlarından doğdu. Yani bu benim için pazarlama stratejisinden çok, yaratıcı sürecin doğal bir sonucuydu.
Henüz ikinci uzun metraj filmimi yapan bir yönetmenim. Bu yüzden kendimi sinemayı çözmüş biri olarak görmüyorum. Hâlâ öğreniyorum, hâlâ araştırıyorum. Ama bugün geldiğim noktada emin olduğum bir şey var: Seyirciyi etkileyen şey filmin hangi dilde çekildiği değil, karakterlerin yaşadığı duyguların ne kadar sahici olduğudur.
Eğer Tokyo’daki bir seyirciyle İstanbul’daki bir seyirci aynı sahnede benzer bir yalnızlığı, aynı korkuyu ya da aynı umudu hissedebiliyorsa, işte o zaman o hikâye gerçekten sınırları aşmış demektir.
Benim hedefim hiçbir zaman sadece İngilizce bir film çekmek olmadı. Hedefim, dünyanın neresinde olursa olsun insanların kendi hayatlarından bir parça bulabilecekleri bir hikâye anlatabilmek.

S. Kalafat: Muratcım, seni dinlediğimde şunu hissediyorum: Sen film çekmekten çok, bir dünya kurmak isteyen yönetmenlerdensin. Bir sahneye baktığında önce oyuncuyu mu görüyorsun, yoksa o sahnenin görünmeyen ruhunu mu?
M. Gürvardar:
Aslında önce duyguyu görüyorum.
Çünkü bana göre sinema, kameranın gördüğü şeyden çok, seyircinin hissettiği şeydir.
Bir sahneyi tasarlamaya başladığımda aklımdaki ilk soru “Oyuncu burada ne yapacak?” olmuyor. Önce kendime “Seyirci bu sahneden nasıl bir duyguyla çıkmalı?” diye soruyorum. O sorunun cevabı geldikten sonra oyunculuk, kamera, ışık, renk, sanat yönetimi, müzik, ses tasarımı… Hepsi yavaş yavaş kendi yerini buluyor.
Belki biraz mimar gibi düşünüyorum. Bir mimar önce duvarın rengini seçmez; önce o binanın nasıl bir yaşam hissi vereceğini hayal eder. Ben de sahnelere biraz böyle bakıyorum.
Bu yüzden bir filmde hiçbir unsurun tek başına var olduğuna inanmıyorum. Oyuncu ne kadar iyi olursa olsun, onu çevreleyen atmosfer doğru kurulmamışsa o performans eksik kalabilir. Aynı şekilde çok etkileyici bir görüntü de hikâyeye hizmet etmiyorsa benim için sadece güzel bir fotoğraftan ibaret olur.
Sanırım bu yüzden her sahneye tek tek değil, filmin bütününe hizmet eden bir organizma gibi bakıyorum. Bir sahnenin ritmi, sessizliği, ışığı, dekoru, oyuncunun nefes alışverişi… Hepsi aynı duyguyu taşıyorsa o zaman sinema gerçekten görünmeyen bir şey anlatmaya başlıyor.
Benim peşinde olduğum şey de biraz bu. Seyircinin sadece izlediği değil, içine girdiği bir dünya kurabilmek.
S. Kalafat: Bugün birçok yönetmen kamerayı teknoloji üzerinden anlatıyor. Sen ise daha çok insan psikolojisinden söz ediyorsun. Sence iyi bir yönetmeni farklı kılan şey teknik bilgi midir, yoksa insan ruhunu okuyabilme becerisi mi?
M. Gürvardar:
Aslında bu sorunun kesin bir cevabını bildiğimi iddia edecek noktada değilim. Bu benim ikinci uzun metraj filmim ve ben hâlâ iyi bir yönetmen olmanın ne demek olduğunu öğrenmeye çalışan biriyim.
Ama bugüne kadar öğrendiğim bir şey varsa, o da şu: Teknik bilgi öğrenilebilir.
Daha iyi bir kamera kullanmayı, daha iyi bir kurgu ritmi kurmayı ya da ışığı daha doğru kullanmayı zamanla geliştirebilirsiniz. Bunların hepsi çalışılarak ilerletilebilecek alanlar.
Beni asıl düşündüren ise insan.
İnsan neden korkar? Neden âşık olur? Neden yalnız hisseder? Neden aynı olaya iki farklı insan tamamen farklı tepkiler verir? Sanırım beni sinemaya çeken şey de bu sorular.
Çünkü kamera, aslında insanı anlamaya çalışmanın bir aracı. Eğer anlattığınız karakterin ruhuna gerçekten yaklaşamazsanız, kullandığınız en gelişmiş teknoloji bile seyirciyle duygusal bir bağ kurmaya yetmeyebilir.
Elbette ideal olan ikisinin de bir araya gelmesi. Çünkü sinema hem sanat hem de zanaat. Ama bana bugün “Hangisini daha çok geliştirmek için uğraşıyorsun?” diye sorarsanız, cevabım insanı anlamaya çalışmak olur.
Zaten sanırım bu arayışın sonu da yok. İnsan değişiyor, dünya değişiyor, biz değişiyoruz. Belki de yönetmenlik dediğimiz şey, bu değişimi merak etmeyi hiç bırakmamak.
S. Kalafat: Yönetmenliğinin yanında uzun yıllardır senaryo da yazıyorsun. Ya Sonra?, Azazil ve Kızım ve Ben gibi sinema filmlerinin yanı sıra televizyon dizileri de kaleme aldın. Peki yazı masasının başına oturduğunda yalnızca bir senarist misin, yoksa içindeki yönetmen daha ilk sayfadan itibaren hikâyeye eşlik etmeye başlıyor mu?
- M. Gürvardar:
Bu tamamen hangi şapkayı taktığımla ilgili.
Eğer yazdığım proje benim yöneteceğim bir filmse, ister istemez yönetmen kimliğim de masaya oturuyor. Çünkü sahneleri yazarken onları zihnimde görmeye, ritmini hissetmeye ve sinema diliyle nasıl anlatabileceğimi düşünmeye başlıyorum.
Ama sadece senarist olarak yer aldığım bir projede yaklaşımım tamamen değişiyor.
O zaman öncelikle projeyi yönetecek yönetmeni anlamaya çalışıyorum. Onun sinema dilini, hikâyeye bakışını, karakterlerle kurduğu ilişkiyi ve anlatmak istediği dünyayı kavramaya gayret ediyorum. Çünkü o senaryoyu perdeye taşıyacak kişi ben değilim; o yönetmen.
Bu yüzden kendimi onun önüne geçen değil, onun hayalini besleyen bir senarist olarak görüyorum. Yazdığım senaryonun, yönetmenin anlatmak istediği filmi kurmasına yardımcı olmasını isterim. Bence iyi bir senarist, kendi egosunu değil, hikâyeyi ve onu anlatacak yönetmeni de düşünmelidir.
Belki yönetmen olmamın bana sağladığı en büyük avantaj da bu. Bir yönetmenin senaryodan ne beklediğini biliyorum. Bu yüzden yazarken sadece hikâyeyi değil, o hikâyenin sette nasıl hayat bulacağını da düşünmeye çalışıyorum.
Sonuçta hepimiz aynı amaç için çalışıyoruz: Seyirciye iyi bir hikâye anlatabilmek. Bazen buna yönetmen olarak katkı sağlıyorum, bazen de sadece senarist olarak. Benim için önemli olan unvan değil, ortaya çıkan eserin gücü.
S. Kalafat: Biraz da Düsseldorf Türk Film Festivali’nden bahsedelim. İlk yılında bile büyük ilgi gördü; Hülya Koçyiğit, İlker Ayrık, Şevket Çoruh, Cem Davran, Hakan Bilgin, Serdar Orçin gibi önemli isimleri ve sinema sektörünün birçok değerli temsilcisini Düsseldorf’ta bir araya getirdin. Peki seni bir film çekmenin ötesine geçip bir festival kurmaya iten motivasyon neydi?
M. Gürvardar:
Aslında işin ilginç tarafı şu; Almanya’ya ilk gidiş amacım bir festival kurmak değildi.
Bir film projemi hayata geçirmek için görüşmeler yapmak üzere Düsseldorf’a gitmiştim. Fakat oraya vardığımda hem şehrin kendisinden hem de orada yaşayan Türk toplumundan çok etkilendim.
Düsseldorf, Almanya’da Türk nüfusunun en yoğun olduğu eyaletleti olan Kuzey Ren-Vestfalya’nın başkenti. Böyle güçlü bir Türk topluluğunun yaşadığı bir şehirde, Türk sinemasını ve sanatını merkezine alan uluslararası bir festivalin bulunmaması beni gerçekten şaşırttı. O an, bunun önemli bir eksiklik olduğunu düşündüm.
Daha sonra dönemin Türkiye Cumhuriyeti Düsseldorf Başkonsolosu Sayın Ali İhsan İzbul’un da değerli destekleriyle bu fikri somutlaştırmaya başladık. İlk hedefimiz bir film festivali düzenlemekti. Ama açıkçası hayalimiz hiçbir zaman sadece bir film festivaliyle sınırlı olmadı.
Bugün de aynı heyecanla tiyatro, müzik ve dans festivallerini de hayata geçirebilmek için çalışıyoruz. Çünkü amacımız tek bir etkinlik düzenlemek değil; Avrupa’da sürdürülebilir bir Türk sanat platformu oluşturmak.
Bunun için Almanya’da kâr amacı gütmeyen bir kültür ve sanat derneği kurduk. Bütün festivallerimizi de bu yapı üzerinden, tamamen gönüllülük esasına dayalı bir anlayışla gerçekleştiriyoruz.
Elbette dışarıdan bakıldığında insanlar sadece dört günlük festivali görüyor. Ama o dört günün arkasında yaklaşık üç yıllık çok yoğun bir emek var.
Özellikle dernek başkan yardımcımız Serap Sinan’la birlikte neredeyse üç yıl boyunca büyük bir özveriyle çalıştık. Zaman zaman yorulduk, zorlandık, hatta “Acaba başarabilecek miyiz?” diye düşündüğümüz anlar da oldu. Ama hayalimize inanmaktan hiç vazgeçmedik.
İlk festival tamamlandığında ise şunu hissettim: Aslında biz sadece bir festival düzenlememiştik; Avrupa’da Türk sinemasının ve sanatının buluşacağı yeni bir kapının aralanmasına küçük de olsa bir katkı sunmuştuk. Bundan sonra en büyük hedefimiz de bu kapıyı her yıl biraz daha büyütebilmek.
- Kalafat: Peki o film projesine ne oldu? Seni Almanya’ya götüren proje hayata geçti mi?
M. Gürvardar:
Güzel bir söz vardır: “Siz planlar yaparsınız, hayatın da sizin için başka planları vardır.” Ben de bunu birebir yaşadım.
Almanya’ya gitmeme vesile olan o proje, düşündüğümüz şartlarda orada hayata geçmedi. O dönem elbette bunun üzüntüsünü yaşadım. Ama bugün geriye dönüp baktığımda, bunun aslında beni bambaşka bir yola hazırladığını görüyorum. Eğer o film o gün gerçekleşseydi, belki de Düsseldorf Türk Film Festivali hiç doğmayacaktı.
Hayat bazen bir kapıyı kapatırken, fark etmediğiniz başka bir kapıyı açıyor.
İşin güzel tarafı ise şu; o hikâye de yarım kalmadı. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Mukadderat filminin yapımcısı Rodi Medya, senaryoyu satın aldı. Şu anda proje çekim hazırlıklarını sürdürüyor.
Demek ki bazı hikâyelerin de kendilerine ait bir zamanı varmış. O gün gerçekleşmedi diye vazgeçmedim; sadece doğru zamanı bekledi. Şimdi o hikâyenin kendi yolculuğuna çıkacak olmasından büyük mutluluk duyuyorum.
S. Kalafat: Son dönemde Hülya Koçyiğit, İlker Ayrık ve sinema dünyasının birçok önemli ismiyle gerçekleştirdiğin söyleşiler büyük ilgi görüyor. O programlarda sadece soruları yönelten kişi misin, yoksa aslında kendi sinema yolculuğun için de cevaplar arayan bir öğrenci misin?
M. Gürvardar:
Aslında bu programların çıkış noktası çok samimi bir fikirdi. Festivalimize katılan değerli sanatçılarımızla, klasik röportajların dışında, izlerken keyif alınacak, eğlenceli ama aynı zamanda samimi sohbetler gerçekleştirmek istedik.
Şu ana kadar Hülya Koçyiğit ve İlker Ayrık’la yaptığımız bölümler yayınlandı. Yakında Cem Davran, Hakan Bilgin ve Serdar Orçin’le gerçekleştirdiğimiz söyleşiler de izleyiciyle buluşacak.
Programların bu kadar ilgi görmesi bizi gerçekten mutlu etti. Bu ilgi sayesinde projeyi yeni konuklarla sürdürme kararı aldık.
Benim için bu programlar sadece soru sorduğum röportajlar değil. Her sohbetten yeni bir bakış açısı, yeni bir deneyim ve bazen de hiç beklemediğim bir hayat dersiyle ayrılıyorum. Yıllardır bu sektörün içinde olsam da öğrenmenin hiçbir zaman bitmediğine inanıyorum. Belki de bu yüzden, o programlarda soruları soran kişi ben oluyorum ama en çok not alan kişi de yine benim. Ama programlar herşeyden önce çok eğlenceli oldu. Bol bol güldük.
Bu röportajı okuyanlara da küçük bir davette bulunmak isterim. Eğer programlarımızı izlemek isterlerse, YouTube ve Instagram’da Düsseldorf Türk Film Festivali yazarak bize kolayca ulaşabilirler. Umarım sohbetlerimizden onlar da en az bizim kadar keyif alırlar. Beğenmeleri, yorum yapmaları ve görüşlerini paylaşmaları da bizim için çok kıymetli bir destek olur.
S. Kalafat: Son olarak… Önünde yoğun bir dönem var. Bir yanda uluslararası yeni filmin Art House, diğer yanda büyüyerek yoluna devam eden Düsseldorf Türk Film Festivali… Peki önümüzdeki dönemde seni başka hangi projelerde göreceğiz?
M. Gürvardar:
Aslında beni şu sıralar en çok heyecanlandıran projelerden biri, yeni tamamladığım romanım.
Adı Mutluluk Fabrikası. Şu anda yayınevleriyle görüşmelerimiz devam ediyor. Süreç henüz sonuçlanmadı ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim; bu kitaptan çok umutluyum. Yazarken beni en çok şaşırtan proje belki de bu oldu.
İlginç olan şu ki, ben aslında bilim kurgu türünü çok takip eden ya da özellikle o türde üretmek isteyen biri değilim. Ama bu hikâye, kendiliğinden bilim kurgu atmosferine sahip bir dünyanın içinde doğdu.
Belki de tam bu yüzden ortaya alışılmış bilim kurgu romanlarından biraz farklı bir iş çıktı.
Romanın ön okumasını yapan herkesin ortak söylediği bir şey var: Kitabın merkezinde teknoloji ya da geleceğin dünyası değil, insan var. Bilim kurgu sadece hikâyenin geçtiği evreni kuruyor; asıl anlatılan ise insanın duyguları, seçimleri, pişmanlıkları, umutları ve mutluluk arayışı.
Açıkçası beni en çok mutlu eden yorum da bu oldu. Çünkü ben hiçbir zaman türün peşinden koşmadım. Ben hep insanın peşinden gittim. Eğer okur, o dünyanın içinde kendinden bir parça bulabiliyorsa, benim için en büyük başarı budur.
Bunun dışında Art House için hazırlıklarımız devam ediyor. Düsseldorf Türk Film Festivali’ni daha da büyütmek ve önümüzdeki yıllarda tiyatro, müzik ve dans festivallerini de hayata geçirmek için çalışmalarımızı sürdürüyoruz.
Kısacası önümde uzun bir yapılacaklar listesi var. Ama dönüp baktığımda hepsinin ortak bir noktası olduğunu görüyorum. İster film olsun, ister roman, ister tiyatro ya da festival… Ben aslında hep aynı şeyi yapmaya çalışıyorum: İnsanlara dokunacak hikâyeler anlatmak.

