Birlikte yaşayabilecek iki halk neden sürekli yeniden kuşkuya dönüyor?
Bir Türk savaş gemisi Ege Denizi’ne her girdiğinde, Yunan savaş uçakları önleme için havalandığında ya da siyasi açıklamalar gerilimi tehlikeli biçimde yükselttiğinde, Yunanistan ile Türkiye’nin sürekli çatışmaya mahkûm iki ülke olduğu izlenimi doğuyor.
Bu algı ne kadar güçlü olursa olsun, tarihsel gerçekliği bütünüyle yansıtmıyor.
Son yüz yıl boyunca iki ülke, gerçek ve kalıcı bir uzlaşmaya birçok kez çok yaklaştı. Her seferinde Ege’nin çatışma denizinden iş birliği denizine dönüşebileceğine dair umutlar doğdu. Ancak her defasında, nihai anlaşmaya çok az kala tarihin yönü değişti.
Birinci fırsat: Venizelos ve Atatürk tarihe geçerken
Bugün çok az kişi, Küçük Asya Felaketi’nden yalnızca sekiz yıl sonra, Elefterios Venizelos’un Ankara’ya giderek Mustafa Kemal Atatürk ile görüştüğünü hatırlıyor.
1930 Dostluk Antlaşması sıradan bir diplomatik belge değildi. Bu, gerçek anlamda siyasi bir devrimdi. Tarihin karşıt cephelerinde yer almış iki lider, halklarının geleceğinin geçmişin küllerinin üzerine kurulamayacağına karar verdi.
Daha da dikkat çekici olan ise Venizelos’un Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermesiydi. Bu, belki de 20. yüzyılın en cesur siyasi girişimlerinden biridir.
Eğer o dönemde başlayan süreç devam edebilseydi, bugün Doğu Akdeniz’den bambaşka bir şekilde söz ediyor olabilirdik.
İkinci fırsat: Soğuk Savaş’ın iki müttefiki
1952 yılında Yunanistan ve Türkiye birlikte NATO’ya katıldı.
Sovyetler Birliği’nden kaynaklanan ortak tehdit, birçok kişiye iki ülkenin artık çatışmaktan çok iş birliği yaparak kazanacağına inandırmıştı.
Ancak tarih farklı bir yol izledi.
Kıbrıs meselesi, yükselen milliyetçilik ve özellikle 1955 yılında İstanbul’da yaşanan 6-7 Eylül Olayları, yıllar içinde kurulan güveni birkaç saat içinde yıktı.
Karşılıklı güven bir kez daha kayboldu.
Üçüncü fırsat: Davos ruhu
1988 yılında Andreas Papandreu ile Turgut Özal yeni bir sayfa açmaya çalıştı.
“Davos Ruhu” olarak anılan süreç büyük umutlar yarattı.
İlk kez sorunların sürekli siyasi diyalog yoluyla çözülebileceği ciddi biçimde konuşulmaya başlandı.
Ancak iç siyaset diplomasiden daha güçlü çıktı.
Hükümetler değişir.
Ulusal anlatılar ise kalır.
.
Dördüncü fırsat: Depremler siyaseti yendiğinde
1999 yazında Türk depreminde enkaz altında hayat kurtaran Yunan kurtarma ekiplerinin görüntüleri tüm dünyayı dolaştı.
Birkaç hafta sonra ise Türk kurtarma ekipleri Atina’daki deprem felaketinde görev aldı.
İki halk, insani acının milliyeti olmadığını gördü.
O dönemde yapılan kamuoyu araştırmaları, iki halkın birbirine bakışında benzeri görülmemiş bir iyileşme yaşandığını ortaya koydu.
Birçok kişi tarihin değiştiğine inandı.
Ama değişmedi.
Beşinci fırsat: Gizli görüşmeler
2002 yılından başlayarak sonraki yıllarda onlarca istikşafi görüşme gerçekleştirildi.
Çok az kişi, tarafların zaman zaman ortak noktalara ne kadar yaklaştığını biliyor.
Görüşmeler yıllarca sürdü.
Ancak kalıcı bir anlaşmaya ulaşılamadı.
Neden her seferinde başarısız olunuyor?
Karşı tarafı tek başına suçlamak kolaydır.
Asıl gerçek ise çok daha karmaşıktır.
Yunan-Türk ilişkileri tarihsel hafızadan, jeopolitik hedeflerden, Kıbrıs meselesinden, Ege’den, Doğu Akdeniz’den, enerji kaynaklarından, iç siyasetin baskılarından ve büyük güçlerin stratejik tercihlerinden etkilenen çok katmanlı bir yapıya sahiptir.
Böyle bir ortamda, liderler yakınlaşma isteseler bile çoğu zaman bunu gerçekleştirecek siyasi hareket alanına sahip olamazlar.
En büyük gerçek
Yüzyıllık ilişkilere bakıldığında dikkat çekici bir paradoks ortaya çıkıyor.
Krizler neredeyse her zaman siyasetten doğuyor.
Köprüler ise neredeyse her zaman insanlar tarafından kuruluyor.
Ege’de birbirine yardım eden balıkçılar, birlikte çalışan iş insanları, ortak araştırma projelerinde yer alan bilim insanları, karşı kıyıları ziyaret eden turistler ve köklerini arayan aileler, birlikte yaşamanın bir ütopya olmadığını gösteriyor.
Büyük soru
Yunanistan ile Türkiye’nin coğrafyalarını değiştirme lüksü yoktur.
Ege var olduğu sürece komşu olmaya devam edeceklerdir.
Asıl soru yeni krizlerin yaşanıp yaşanmayacağı değildir.
Asıl soru, barış için doğacak bir sonraki büyük fırsatın da öncekiler gibi kaçırılıp kaçırılmayacağı ya da iki ülkenin sonunda ortak tarihlerinde farklı bir sayfa açmaya karar verip vermeyeceğidir.
Barış zayıflık değildir.
Barış, bir milletin yapabileceği en zor ve en cesur tercihtir.
Belki de son yüzyılın en büyük dersi şudur:
Tarih halkları çatışmaya mahkûm etmez.
Onlara uzlaşmaları için fırsatlar sunar.
Bu fırsatların değerlendirilip değerlendirilmeyeceği ise liderlerin iradesine, toplumların olgunluğuna ve bir sonraki krizin ötesini görebilme yeteneğine bağlıdır.
Vulis Lenakis
