İnsan, çoğu zaman dış dünyanın sesleri arasında kendi iç sesini duymayı unutur. Başkalarının beklentileri, yaşadığımız olaylar, geçmişten taşıdığımız duygular ve geleceğe dair kaygılar zihnimizi meşgul ederken, kendimizle olan bağımızı yavaş yavaş kaybederiz. Oysa insanın en önemli yolculuğu, kendini yeniden keşfetme yolculuğudur. Ruh, beden ve zihin arasındaki dengeyi anlamak da bu yolculuğun ilk adımıdır.
Bir enerji terapisti olarak insanı yalnızca fiziksel bedeninden ibaret görmüyorum. Düşüncelerimizin, duygularımızın ve bedensel tepkilerimizin birbiriyle etkileşim içinde olduğunu düşünüyorum. Bilimsel açıdan baktığımızda, bedenimiz atomlardan ve moleküllerden oluşur. Atomların yapısında elektriksel yükler ve elektromanyetik etkileşimler bulunur. Beynimiz ise elektriksel ve kimyasal sinyaller aracılığıyla çalışır. Bu gerçekler bize bedenimizin ne kadar karmaşık bir sistem olduğunu gösterir. Ancak ruhsal bilinç, aura ve enerji alanı gibi kavramları değerlendirirken bilimsel olarak kanıtlanmış olgularla kişisel ve spiritüel yorumları birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü kendimizi tanımak, yalnızca inanmakla değil, anlamaya çalışmakla da mümkündür.
Peki, bütün bu karmaşanın içinde kendimizi nasıl koruyabiliriz?
Öncelikle nötr olmayı öğrenmeliyiz. Nötr olmak, duygusuzlaşmak ya da yaşananlara karşı kayıtsız kalmak değildir. Bir olayın içinde kaybolmadan, onu anlamaya çalışabilmektir. Başkasının öfkesiyle öfkelenmemek, başkasının kaygısını kendi kaygımız hâline getirmemek ve her düşünceyi kendimize ait sanmamak… İşte gerçek farkındalık, tam da burada başlar.
Topraklanma ve kendimizi merkezimize alma kavramları da bu noktada önem kazanır. Topraklanmayı, günlük yaşamın içinde bedenimizle ve bulunduğumuz anla yeniden bağlantı kurmak olarak düşünebiliriz. Ayaklarımızın yere temasını hissetmek, doğada yürümek, nefesimize odaklanmak ya da birkaç dakika sessiz kalmak… Bunlar zihnimizin yoğunluğunu azaltmamıza ve dikkatimizi yeniden kendimize yöneltmemize yardımcı olabilir. Kendimizi merkezimize almak ise başkalarının beklentilerinden önce kendi ihtiyaçlarımızı fark etmektir.
Bir diğer önemli kavram ise frekanstır.
Frekans, bilimsel anlamda bir olayın belirli bir zaman aralığında kaç kez gerçekleştiğini ifade eder. Ses dalgalarının, elektromanyetik dalgaların ve beynin elektriksel aktivitelerinin farklı frekansları vardır. Günlük yaşamda ise frekans kelimesini çoğu zaman ruh hâlimizi, düşüncelerimizi ve çevremizle kurduğumuz ilişkiyi anlatmak için kullanırız. Bir insanın yanında huzurlu hissetmek ya da başka bir ortamda kendimizi gergin bulmak, duygusal ve psikolojik etkileşimlerimizin bir sonucudur. Burada önemli olan, hissettiklerimizi fark etmek ve onları doğru anlamlandırabilmektir.
Çünkü bazen yaşadığımız şey, dünyanın değişmesi değil; dünyayı algılama biçimimizin değişmesidir.
Algıda seçicilik, zihnimizin çevremizdeki sayısız uyaran arasından belirli olanlara odaklanmasıdır. Bir gün boyunca yalnızca olumsuzlukları düşünürsek, karşımıza çıkan olumsuzlukları daha fazla fark etmeye başlayabiliriz. Aynı şekilde, hayatımızdaki olumlu gelişmelere dikkat ettiğimizde onları daha görünür hâle getirebiliriz. Bu, sorunların yok sayılması anlamına gelmez. Aksine, zihnimizin neye odaklandığını fark ederek düşüncelerimizi daha bilinçli yönetebilmemiz anlamına gelir.
İşte meditasyon, bu farkındalığı geliştirmek için başvurabileceğimiz yöntemlerden biridir.
Meditasyon, zihni tamamen boşaltmak ya da hiçbir şey düşünmemek değildir. Düşüncelerimizi yargılamadan fark etmek, dikkatimizi nazikçe yeniden nefesimize yönlendirmek ve kendimizle temas kurmaktır. Gün içinde yalnızca birkaç dakikamızı ayırarak bile kendimize alan açabiliriz.
“Başkalarının duygularını fark edebilirim ama kendi sınırlarımı koruyabilirim.”
Bu cümleyi söylerken, başkalarını anlamanın kendinizi ihmal etmek anlamına gelmediğini hatırlayın.
Son olarak nefesinize yeniden odaklanın. Dikkatinizi yavaşça bulunduğunuz ortama geri getirin. Gözlerinizi açın ve kendinize birkaç saniye ayırın.
Kendimizi korumak, dünyadan uzaklaşmak değildir. İnsanlardan kopmak, duygularımızı bastırmak ya da hayatın akışına sırt çevirmek hiç değildir. Kendimizi korumak; sınırlarımızı tanımak, ihtiyaçlarımızı fark etmek ve başkalarının duygularıyla kendi duygularımızı birbirinden ayırabilmektir.
Çünkü insan, kendine ait olanı tanıdığında başkasına ait olanı da daha sağlıklı bir şekilde anlayabilir.
Bazen en büyük değişim, dış dünyada bir şeyleri değiştirmekle değil, kendi içimizde bir alan açmakla başlar.
Ve unutmayalım; insanın kendi merkezine dönmesi, hayattan uzaklaşması değil, hayata daha bilinçli bir şekilde katılmasıdır.
Simay Ohara / Enerji terapisti
