Türkiye’de bazen öyle haberler duyuyoruz ki insan sadece şaşırmıyor; öfkeleniyor, isyan ediyor. Çünkü bazı olaylar vardır ki artık yalnızca bir mahkeme dosyasından ibaret değildir. O dosyanın içinde insan hayatı vardır, ailelerin acısı vardır ve toplumun vicdanı vardır.
Bugün konuşulan olay tam olarak böyle bir olaydır.
Bağcılar’da faaliyet gösteren ve daha sonra kapatılan bir hastane…
Aynı yerde arka arkaya hayatını kaybeden üç kadın…
Ve bu ameliyatların, iddialara göre başka bir doktorun kaşesi kullanılarak yapıldığı bir tablo…
Bir an durup düşünelim.
Bir insan ameliyat masasına yattığında hayatını bir doktora emanet eder. O ameliyat odasına giren hasta için doktor yalnızca bir meslek sahibi değildir; hayat ile ölüm arasındaki en kritik kişidir. Çünkü ameliyat masasında hata payı yoktur. Orada yapılan bir yanlışın bedeli bazen geri dönülmez olur.
İşte tam da bu yüzden doktorluk mesleği sıradan bir meslek değildir. Bu meslek yalnızca bilgi değil, aynı zamanda vicdan ve sorumluluk ister.
Ama şimdi karşımızda akılları durduran bir iddia zinciri var.
Aynı hastanede üç kadın hayatını kaybediyor.
Ameliyatları yaptığı söylenen doktorun başka bir doktorun kaşesini kullandığı iddiaları konuşuluyor.
Ve bütün bu iddiaların gölgesinde olan bir kişi tahliye ediliyor.
Toplumun aklındaki soru artık çok net:
Nasıl?
Gerçekten nasıl?
Bugün Türkiye’de yasa dışı bahis oynayan insanların aylarca cezaevinde kaldığı bir gerçek. Bu ülkede basit suçlardan dolayı uzun süre tutuklu kalan insanlar var.
Ama aynı ülkede, üç kadının ölümüyle anılan ve sahte kaşe kullanarak ameliyat yaptığı iddia edilen bir doktor tahliye edilebiliyor.
Bu tabloyu gören bir vatandaşın kafası karışmaz mı?
Adalet duygusu sarsılmaz mı?
Çünkü burada insanlar sadece bir tahliye kararını tartışmıyor. İnsanlar şunu sorguluyor:
Bu ülkede adalet herkese eşit mi?
Eğer iddialar doğruysa ortada yalnızca bir tıbbi hata yoktur. Ortada çok daha ağır bir tablo vardır. Sahtecilik iddiası vardır. Yetki dışı ameliyat iddiası vardır. Ve en önemlisi, hayatını kaybetmiş üç insan vardır.
Üç kadın…
Üç ayrı hayat…
Üç ayrı aile…
Üç ayrı mezar…
Bu insanların aileleri bugün ne düşünüyor olabilir?
Bir anne kızını toprağa verdi.
Bir eş hayat arkadaşını kaybetti.
Bir çocuk annesiz kaldı.
Ve şimdi o aileler televizyon ekranlarında bir tahliye haberi izliyor.
İşte bu yüzden bu mesele yalnızca hukuki bir süreç değildir. Bu mesele aynı zamanda vicdani bir meseledir.
Hukuk elbette delillerle, prosedürlerle, kanun maddeleriyle çalışır. Ama adalet dediğimiz şey yalnızca teknik bir mekanizma değildir. Adalet aynı zamanda toplumun güvenini korumak zorundadır.
Eğer insanlar verilen kararlara baktığında “Bu işte bir tuhaflık var” demeye başlıyorsa, orada ciddi bir güven sorunu oluşur.
Bugün Türkiye’de sağlık sistemine güven zaten kırılgan bir noktadadır. İnsanlar hastanelere giderken bile tedirgin olabiliyor. Şimdi bu tür iddialar ortaya çıktığında, o güven daha da zedeleniyor.
Bir insan ameliyat masasına yattığında şunu bilmek ister:
“Ben doğru ellerdeyim.”
Ama eğer gerçekten başka bir doktorun kaşesi kullanılarak ameliyat yapıldığı iddiası doğruysa, bu durum yalnızca bir hastanenin sorunu değildir. Bu, bütün sistem için büyük bir alarmdır.
Çünkü bu şu anlama gelir:
Denetim mekanizmaları çalışmamıştır.
Sistem hatayı zamanında durduramamıştır.
Ve bedelini masum insanlar ödemiştir.
Bugün yapılması gereken şey çok nettir.
Bu olayın en ince ayrıntısına kadar araştırılması gerekir.
Kim ne yaptıysa ortaya çıkarılması gerekir.
Hiç kimsenin mesleği, unvanı ya da statüsü onu hukukun üstüne çıkaramaz.
Çünkü adaletin en temel kuralı şudur:
Herkes eşittir.
Bir ülkede adalet güçlüler için ayrı, sıradan vatandaş için ayrı işlerse; o ülkede insanların devlete olan güveni sarsılır.
Bugün toplumun sorduğu soru aslında çok basit ama çok ağırdır:
Bahis oynayan insanlar cezaevinde yatarken, üç kadının ölümüyle anılan bir doktor nasıl tahliye edilir?
Bu sorunun cevabı sadece bir mahkeme kararında değil, aynı zamanda bu ülkenin vicdanında saklıdır.
Ve unutulmaması gereken bir gerçek vardır:
Bazı kararlar sadece hukuk tarihine değil, toplumun hafızasına da yazılır.
Eğer üç kadının hayatı gerçekten ihmalin, sorumsuzluğun ya da sistemin boşluklarının kurbanı olduysa, bu dosya kapanmaz. Çünkü mezarların üstü kapansa bile, vicdanların üstü kapanmaz.
Adalet geç gelebilir.
Ama gelmediği her gün, toplumun vicdanında büyüyen bir yara bırakır.
