Belki de binlerce diplomatik görüşmenin başaramadığını, tek bir gün başarabilirdi.
Hayal edin…
Bir sabah uyandığınızda artık kendi ülkenizde değilsiniz.
Bir Yunan, İstanbul’da, İzmir’de ya da Ankara’da gözlerini açıyor. Ancak bu kez bir turist olarak değil , Türk vatandaşı olarak. Türkçe onun ana dili olmuş, Türk kimliği taşıyor, Türk komşularıyla yaşıyor, Türk iş arkadaşlarıyla çalışıyor ve hayatı Türkiye’deki milyonlarca insan gibi devam ediyor.
Aynı anda bir Türk, Atina’da, Rodos’ta, Selanik’te ya da Girit’te uyanıyor. O da artık Yunan vatandaşı. Yunanca konuşuyor, Yunan ailesiyle yaşıyor, Yunan toplumunun bir parçası olarak günlük hayatını sürdürüyor.
Bu sadece bir gezi değildir.
Bu sadece kısa süreli bir ziyaret değildir.
Bu, iki insanın hayatlarını tamamen değiştirdiği hayali bir deneydir.
Ve işte asıl hikâye tam burada başlar.
Yunanistan’da yaşayan Türk kısa sürede fark eder ki, insanların çoğu sabah kalktığında Türkiye’yi düşünerek güne başlamaz.
İşe gitmeyi düşünür.
Çocuklarının geleceğini düşünür.
Artan hayat pahalılığını düşünür.
Ev kirasını, faturaları ve ailesini düşünür.
Aynı şekilde Türkiye’de yaşayan Yunan da görür ki, Türklerin büyük çoğunluğu bütün gün Yunanistan’dan söz etmez.
Onlar da geçim derdindedir.
Onlar da çocuklarının iyi eğitim almasını ister.
Onlar da huzurlu bir gelecek hayal eder.
Bir anda her iki taraf da televizyon ekranlarında görülen dünyanın, gerçek hayattan ne kadar farklı olduğunu anlamaya başlar.
Yunan misafir olduğu Türk evinde büyük bir sofraya oturur.
Sıcak çay hiç eksik olmaz.
Misafir en iyi şekilde ağırlanır.
Aile büyüklerine saygı gösterilir.
Çocuklar evin neşesidir.
Saatler süren sohbetler yapılır.
Türk ise Yunanistan’daki bir aile yemeğinde şaşkınlık yaşar.
Masada aynı sıcaklık vardır.
Büyükanneler torunlarını şımartır.
Komşular kapıyı çalmadan içeri girebilir.
Aile bağları güçlüdür.
Misafirperverlik gurur meselesidir.
Bir süre sonra ikisi de şu soruyu sormaya başlar:
“Aslında birbirimizden gerçekten ne kadar farklıyız?”
Yunan, Ayasofya’nın önünde durduğunda yalnızca muhteşem bir yapı görmez.
Kendi tarihinin de bir parçasını hisseder.
Türk, Atina Akropolü’nü gezerken yalnızca antik taşları görmez.
İnsanlık tarihinin ortak mirasını hisseder.
Her ikisi de Doğu Akdeniz’in binlerce yıl boyunca birçok uygarlığa ev sahipliği yaptığını fark eder.
Bu coğrafya yalnızca bir milletin değil, birçok kültürün ortak mirasıdır.
Yıllarca duyulan hikâyeler…
Savaşlar…
Acılar…
Siyasi tartışmalar…
Televizyon haberleri…
Bütün bunlar insanların zihninde güçlü imgeler oluşturmuştur.
Ancak gerçek bir insanla aynı sofrayı paylasmak, birlikte çalışmak ve aynı sorunları yaşamak bambaşka bir deneyimdir.
“Karşı Taraf” artık isimsiz bir kalabalık değildir.
Bir yüzü vardır.
Bir adı vardır.
Bir ailesi vardır.
Hayalleri vardır.
Endişeleri vardır.
Ve onu düşman olarak görmek artık eskisi kadar kolay değildir.
Elbette bu bir günlük deneyim, iki ülke arasındaki siyasi sorunları ortadan kaldırmaz.
Ege Denizi’ndeki anlaşmazlıklar…
Kıbrıs meselesi…
Uluslararası hukuk konusundaki farklı görüşler…
Geçmişten gelen acılar…
Bunların hiçbiri sihirli bir şekilde yok olmaz.
Ancak insanlar önemli bir gerçeği öğrenir:
Bir ülkenin politikalarıyla, o ülkenin sıradan vatandaşlarını birbirinden ayırmak mümkündür.
Farklı düşünmek, birbirine saygı duymaya engel değildir.,
Bir Yunan bir günlüğüne Türk, bir Türk de bir günlüğüne Yunan olsaydı, muhtemelen ülkelerine olan sevgileri değişmezdi.
Her ikisi de kendi bayrağını sevmeye devam ederdi.
Kendi tarihini korumaya devam ederdi.
Kendi ülkesinin çıkarlarını savunurdu.
Ama eve dönerken çok değerli bir şey kazanmış olurdu:
Karşısındaki insanın da kendisi gibi seven, çalışan, üreten, çocuklarını büyütmeye çalışan, geleceği için umut taşıyan bir insan olduğunu…
Belki de gerçek barış, geçmişi unutmakla değil , birbirini daha iyi anlamayı öğrenmekle başlar.
Çünkü sınırlar devletleri ayırabilir.
Ama insanların kalplerini ayırmak zorunda değildir.
Vulis Lenakis
