İnsanlık tarihi boyunca anlatılan bazı hikâyeler vardır…
Sadece bir masal ya da mitoloji değildir onlar.
Belki de insanın kendi iç dünyasını anlaması için oluşturulmuş sembollerdir.
Adem ve Havva hikâyesi de yüzyıllardır farklı şekillerde yorumlandı.
Kimileri onu sadece dini bir anlatı olarak gördü, kimileri ise insan bilincinin metaforik bir haritası olarak değerlendirdi.
Belki de “yasak elma”, gerçekten bir meyve değil; insanın farkındalığa uyanışının sembolüdür.
Cennet de cehennemde ruhsal bilinçle bağlantılı olan insan zihninin içinde olabilir mi ?
Modern bilim bugün insan bedeninin yalnızca fiziksel bir yapıdan oluşmadığını; aynı zamanda elektriksel ve kimyasal bir sistem olduğunu söylüyor.
Beynimizde milyarlarca nöron sürekli elektriksel sinyaller üretirken, kalbimiz de elektromanyetik bir alan oluşturuyor.
Düşüncelerimiz, stres seviyemiz, korkularımız ve duygularımız; hormonlarımızı, bağışıklık sistemimizi ve hatta beden dilimizi bile etkileyebiliyor.
Nörobilim araştırmaları gösteriyor ki insan zihni, tekrar eden düşünceler doğrultusunda yeni sinir ağları oluşturabiliyor.
Yani insanın düşünce biçimi zamanla beynin çalışma sistemini değiştirebiliyor.
Bugün buna “nöroplastisite” deniyor.
Küçük evrenler büyük evrenlerin takliti.
Belki de bu yüzden birçok eski öğretide insan bedeni evrenle sembolik olarak ilişkilendirildi.
Omurga bir “hayat ağacı” gibi görüldü.
Omurga boyunca yükselen enerji ise “yılan” metaforuyla anlatıldı.
Bugün omurilik ve sinir sistemi, beynin tüm bedenle iletişim kurduğu ana ağ olarak tanımlanıyor.
Çünkü insanlık tarihi boyunca semboller, bilinçaltının dili olmuştur.
“yedi kat” anlatıları, insanın farklı bilinç seviyelerini temsil ediyor olabilir mi ?
Belki de anlatılan her hikâye, insanın kendi içine yaptığı yolculuğun farklı bir ifadesidir.
Çünkü insan zihni hikâyelerle öğrenir.
Ve bazen ökült kavramlar , insan psikolojisini anlatmanın en güçlü yollarından biri hâline gelir. Bilimi doğuran da neticede mistizimdir.
Bugün kuantum fiziğinden psikolojiye kadar birçok alan bize şunu söylüyor:
Gerçeklik algımız, zihinsel yorumlarımızdan bağımsız değildir.
Aynı olaya bakan iki insanın tamamen farklı duygular yaşaması bile bunun göstergesidir.
Korkuyla yaşayan biri için dünya bir cehenneme dönüşebilir.
Sevgiyle, farkındalıkla ve bilinçle yaşayan biri içinse aynı dünya bir cennete…
Belki de asıl mesele dışarıda cenneti aramak değil; insanın kendi içindeki bilinci fark etmesidir.
Adem âlemde değil…
Âlem Adem’dedir.
“Adem”, yalnızca ilk insanı değil; insanın kendisini, yani insan bilincini temsil eder.
“Alem” ise evren, yaşam, dış dünya anlamına gelir.
İnsan dış dünyayı sadece gözleriyle görmez.
Onu zihniyle, duygularıyla, bilinç seviyesiyle yorumlar.
Yani herkes aslında kendi iç dünyasının filtresinden geçen bir gerçeklik yaşar.
Psikolojide buna “algı” denir.
Nörobilim ise beynin dış dünyayı birebir değil, yorumlayarak algıladığını söyler.
Yani aslında yaşadığımız dünya, biraz da zihnimizin oluşturduğu dünyadır.
Tasavvufta ise insan “mikro kozmos”, yani küçük evren olarak görülür.
Cennet ve cehennem insan zihninin içindedir.
Simay Ohara / Enerji terapisti
