Haber Konseyi | Doğru Tarafsız Gazetecilik

Kılıçdaroğlu: CHP birinci parti, seçim ilk turda biter

Kılıçdaroğlu: CHP birinci parti, seçim ilk turda biter
9 views
19 Ağustos 2022 - 9:42
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, partisinin genel merkezinden aralarında Diken’in de olduğu medya kuruluşlarının muhabirleri ile bir araya geldi.

Görüşmede soruları yanıtlayan Kılıçdaroğlu, altılı masadan, Suriye meselesine, sığınmacılara ilişkin tartışmalardan Erdoğan’ın kendisine yönelik eleştirilerine varan konularda değerlendirmelerde bulundu.

Kılıçdaroğlu, seçimlerin ilk turda sona ereceği görüşünü dile getirirken, parlamentoda da çoğunluğun ‘millet ittifakı’ lehine olacağını söyledi. CHP’nin AKP’yi geçerek birinci parti konumuna geldiğini dile getiren Kılıçdaroğlu, altılı masanın 21 Ağustos’taki toplantısına ilişkin de açıklamalarda bulundu.

Kılıçdaroğlu’nun Diken’in de aralarında bulunduğu medya kuruluşlarının muhabirlerinin sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

21 Ağustos günü altılı masanın toplantısı gerçekleştirilecek. O gün masadan ne gibi kararlar çıkmasını beklemeliyiz? Adaylık meselesi ve diğer meselelerde gelişmeler olacak mı?

Her ay bir liderin konukseverliğinde buluşuyoruz. Toplantılarda gündem önceden belirleniyor ve o gündemi bize bildiriyorlar. Şu ana kadar bize bir gündem gelmedi, ama Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ziyaretimize geldi. Bazı düşüncelerini aktardı, diğer liderlere de gitti. Önce bir ön görüşme yapılıyor, sonra gündem belirleniyor. Bugün yarın gündem de ortaya çıkar.

Türkiye’nin bu kadar sorunu var, derdi var. Bizim kamuoyuna yaptığımız her açıklama, bir anlamda ittifakı bir araya getiren düşünceler bütünlüğünü oluşturuyor. Yani güçlendirilmiş parlamenter sistemden söz ediyoruz. Hasar tespit komisyonu ile toparlanma sürecinin başlangıcında neleri yapacağımızı anlatıyoruz. Bir şekliyle bir program da açıklamış oluyoruz aslında. Bu aşamada birlikteliğimizi daha ileri bir noktaya taşıyoruz.

Bugüne kadar toplantıların sonunda ortak metinler yayınladınız. Göç meselesi ile ilgili de bir çalışma devam ediyor bir süredir. İki gün önce DEVA Partisi bir rapor açıkladı. Gelecek Partisi de siz de konuyla ilgili değerlendirmelerde bulundunuz. Bu toplantıda da bu raporun ya da istişare edilen bir metnin sizin önünüze gelmesi bekleniyor. Fakat bir takım görüş ayrılıkları da söz konusu. Özellikle de Gelecek Partisi tarafından dillendirilen… Bu konuda ortak bir zeminde buluşabilecek misiniz?

Ben buluşabileceğimiz kanısındayım. Zaten bir ortak çalışma yapıldı, bir grup kuruldu. Bu grubun hazırladığı ön raporlar genel başkanlara sunuldu. Genel başkanların onayı alındı. Şimdi liderler oturacaklar, onu konuşacaklar. Ben çok büyük bir sorun, ciddi bir görüş farklılığı çıkacağını sanmıyorum. Çünkü liderler Türkiye’ye sığınmacı olarak gelen Suriyelilerin kendi ülkelerine dönmelerini istiyorlar. Burada bir tereddüt yok.

Dönme koşullarının oluşturulması lazım. İnsani boyutunu düşünerek, yani ırkçılık temelinde değil. Kendi ülkelerinde huzur içinde yaşayabilecekleri bir atmosferin yaratılması lazım. O konuda bizim dört aşamalı bir planımız var.

Biz Suriyelileri göndereceğiz, ama muhatabımızın Suriye’nin meşru hükümeti olması lazım. Meşru hükümetle karşılıklı büyükelçiliklerin açılması, o görüşmelerin yapılması ve arkasından onların can ve mal güvenliklerinin sağlanması ve teminat altına alınması gerekli. Onlara, orada bizim iş adamlarının fabrikalar kurarak, istihdam yaratmaları gibi… Zaten Suriye’de o fabrikalar vardı, onların çalışması lazım yeniden.

Kamuoyunun da bizim yaptığımız bu açıklamalara çok büyük bir tepki göstermediğini de biliyoruz. Herkes makul görüyor bunları.

Zaman zaman “Biz neden onların evini, yolunu, okulunu yapalım?” diye bir düşünce dillendirildi. Biz yapmıyoruz aslında, Avrupa Birliği’nden aldığımız fonlarla bizim müteahhitler yapacaklar. Bu konuda Batının da sorumluluğu var çünkü. Batı buradan oraya göçün, yani Avrupa’ya göçün kesilmesini istiyorsa, bize bu desteği vermek zorundadır.

Yaptığım görüşmelerde “Biz kaynak aktarırız, ama bu kaynağı gerçekten amacına uygun kullandınız mı kullanmadınız mı?” diye düşünüyorlar. Belli zaman dilimleri içinde onlara bu bilgilerin verilmesi lazım, “Şu kadar parayı şuraya harcadım” denmesi lazım. Onlar da arzu ederlerse gelip denetleyebilirler. Şeffaf bir uygulama istiyorlar ve biz de onu sağlayacağız zaten.

İktidarın Suriye hükümeti ile bir yakınlaşma çabası var gibi. Bağlantılı değil ama önümüzdeki günlerde Doğu Perinçek de görüşmeye gidecek. Siz bu adımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

En başından beri Suriye politikasının yanlış olduğunu söyleyen benim. En başından beri “Yanlış yapıyorsunuz diyen” benim. Komşularla ilişkilerin iyi tutulması gerektiğini söyleyen benim. Hatta “Türkiye’de Uluslararası Suriye Konferansı düzenleyin” diye hükümete çağrı yapıp, bir mektup gönderen benim. Erdoğan’a bana “Nasıl yapacağız Suriye konferansını?” demişti. Ben de bunun üzerine bir mektup yazmıştım ve konferansın nasıl yapılacağı, hangi konuların, konferansta görüşüleceği gibi konuları anlatmıştım. Olmadı, arkasından biz bir uluslararası Suriye konferansı düzenledik. Çoğu ülke, Amerika ve Rusya da dahil olmak üzere geldiler. Onlar da konferansı izlediler. Şimdi yaptıkları hatayı biraz geç ve maliyeti ağır da olsa gördüler. Şimdi bir ilişki zemini yaratmaya çalışıyorlar.

Önce istihbarat görüştü. Biz bir istihbarat devleti değiliz, biz demokratik bir devletiz. Bir ülkeyle görüşme yapıyorsan, görüştürürsün büyükelçileri. Büyükelçiliklerin karşılıklı açılmasına bakılır. İstihbarat örgütleri her zaman görüşür, ama önemli olan sizin Suriye’yle ilişkileri daha sağlıklı bir zeminde yürütmenizdir. Eğer bunu yaparlarsa memnun oluruz. En azından yapılan hataların tekrar edilmemesi açısından önemli bir adım olur. Bunun maliyeti nedir? Otuz üç askerimiz, çok sayıda hayatını kaybeden sivil, 3 milyon 600 bin Suriyelinin Türkiye’ye gelmesi ve Türkiye’nin çok ciddi bir travma yaşaması…

Sosyal olarak, özellikle Suriyelilerin yerleşik olduğu alanlarda zaman zaman çıkan olaylar, Türkiye’de giderek kalıcı hale gelmeleri gibi bir olgunun ortaya çıkması gibi pek çok sorunu getirdi iktidar.

Suriyelileri resmi yönetimle anlaşarak geri göndermek istiyoruz. Büyük lokma ye, ama büyük laflar etme diye bir atasözümüz var. Düne kadar önce kucakladığınız, arkasından her türlü hakareti yaptığınız insanla şimdi yüz yüze gelmeye mecbur oluyorsunuz.

Otuz üç askerimizin şehit edilmesinin, orada yaşanan büyük dramların sorumlusu kim? Tarih bunu yazacaktır herhalde. Bir barışma ikliminin yaratılması güzel, ama kavgayı yaratanların topluma hesap vermesi, özür dilemesi ve “Bir yanlışlık yaptık. Pek çok insanımızı, Suriyelileri de perişan ettik” demesi lazım.

IŞİD militanlarının oraya nasıl geldiğini, nasıl finanse edildiğini, Suriye’nin iç işlerine nasıl müdahale edildiğini hepimiz üç aşağı beş yukarı biliyoruz. O nedenle ilişkiler gelişsin, hiçbir itirazımız yok. Suriyeli kardeşlerimiz de kendi ülkelerine dönsünler. Ama siyaset kurumunun oturup bir iç hesaplaşma yapması lazım ve özellikle devleti yönetenlerin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından özür dilemeleri gerekiyor.

Altılı masada geçmişte bu politikayı uygulayan Ahmet Davutoğlu gibi bir lider var. Bugün de benzer görüşleri savunduğunu biliyoruz. Davutoğlu yaptığı açıklamada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Putin tarafından yönlendirildiğini söyledi. Davutoğlu, “Suriye’de rejim belli politikalarda değişikliğe gitmeden göçmenlerin gitmesi halinde bir gider on gelirler” dedi. Bu altılı masanın göçmenlerle ilgili vaatlerinde bir problem yaratacak mı?

Bugün geldiğimiz noktada bir problem olacağını sanmıyorum. Erdoğan’ın emperyal güçler tarafından yönlendirildiğini bilmeyen mi var! Hepimiz Suriye’ye girişi hangi emperyal gücün istediğini biliyoruz. Otuz üç askerimiz şehit edildiğinde soluğu Moskova’da almasının da bir nedeni var herhalde.

Dışişleri Bakanlığı’nın devre dışı bırakılmasıyla bütün bu felaketler karşımıza çıktı. Devletin hafızası olan, devletin dış politikasını belirleyen, köklü gelenekleri olan, dışişleri bakanlarını tamamen devre dışı bıraktınız. Sarayda bir avuç kişiyle dış politika oluşturdunuz. Bakanın bile kim olduğu belli değil! Hulusi Akar mı Dışişleri Bakanı? İbrahim Kalın mı Dışişleri Bakanı? Kim? Mevlüt Çavuşoğlu mu? Dışişleri’yle ilgili bir olay oluyor. Cumhurbaşkanı sözcüsü veya başka birisi açıklama yapıyor. Benim bildiğim devlet geleneğinde dış politikayla ilgili bir olayı Dışişleri Bakanlığı sözcüsü açıklar. Rusya’da, Amerika’da, Japonya’da, Kanada böyle. Biz de her şey perişan edildi. Devletin saygın kurumları bir anlamda tümüyle devre dışı bırakıldı. Sarayda bir grup “Biz dış politikayı oluşturacağız, biz bakacağız” havaları içerisinde Türkiye’yi bu noktaya taşıdılar.

Şimdi gördüler bunu. Eğer kendi iradeleriyle gördülerse, en azından bunu tekrar etmezler. Ama dışarının “Gideceksin tokalaşacaksın” telkiniyle yapılmışsa bu farklı bir şey, acı bir tablo.

Tam bu ortamda S-400 için ikinci bir sözleşme imzalandığı Rusya tarafından açıklandı. Savunma Sanayi Başkanlığı yalanladı, ama hem bu S-400 meselesi hem de Akkuyu’da yaşananlar var ortada. Bu ikisini bağlantılı görüyor musunuz?

Siz devlet olarak bir ittifak içinde yer alıyorsanız, o ittifakın öngördüğü kuralları “Ben de kendi ülkemde uygulayacağım” diye imza atmışsanız, devletin namusu olarak söz vermişseniz o ittifakın dışında farklı arayışlara girmek doğru değildir. Siz NATO ittifakı içindesiniz. Savunma sanayimizin de bunun üzerine inşa edilmesi gayet güzel.

NATO toplantıları yapılır, o toplantılarda kararlar oybirliğiyle alınır. Siz ittifakın dışında farklı bir savunma sanayine girerseniz o zaman sorun çıkar. Nitekim gittiler S-400 aldılar. Ben “Kime karşı kullanacaksınız? Yunanistan’a karşı mı kullanacağız? NATO ittifakı içinde! Suriye’ye karşı mı kullanacaksınız? Orada çok daha güçlü olan Ruslar var. İran’a karşı mı kullanacaksınız? Kasr-ı Şirin’den bu yana aramızda hiçbir sorun çıkmamış. Rusya’ya karşı mı kullanacaksınız? Zaten silahı size veren o. Niye aldınız? Neyin bedeli olarak aldınız? Neyin bedelini ödediniz?” diye sormuştum. Bu soruların yanıtını şu ana kadar almış değiliz. Arkasından Türkiye’nin F-16, F-35 ve yedek parçaların burada üretilmesi konuları ile savunma sanayi çok sorun yaşadı. Dolayısıyla Türkiye’nin kendi savunması açısından içinde bulunduğu ittifakla birlikte hareket etmesi en doğru olanıdır.

NATO ittifakı içerisinde, kararlar oybirliğiyle alınıyor. Sizin ülkenizin aleyhine bir şey olursa dersiniz ki “Hayır ben buna karşıyım.” Türkiye’de “Karşıyım” deyip, gidip orada imza atıyorsanız siz devleti yönetemiyorsunuz demektir. Oraya gittiğinizde egemen güçler ya da birileri sizi ikna edip imza attırıyor ise siz Türkiye’de niye konuşuyorsunuz? Buna benzer pek çok açmazımız var.

Geçtiğimiz gün yaptığınız açıklamada “Beşli çete yurtdışına para kaçırıyor” demiştiniz. Bunu biraz daha açmanız mümkün mü?

Londra’da çok büyük malikaneleri var, imkanları var, iş yerleri var. Paraların büyük bir kısmını dışarıda tutuyorlar zaten. Bunu hepimiz biliyoruz, bütün dünya biliyor aslında. Onlar da “Biz yurt dışına para götürmüyoruz” demiyorlar zaten. Yani “Erdoğan ailesi götürüyorsa biz de götürürüz” diyorlar. Erdoğan ailesi götürmüyor mu? Götürdü. Man Adası’nda söyledik, bankanın dekontlarını açıkladık. Banka “Bu dekontlar bize ait değildir” demedi. Ama hâkime telefon edip, özel hâkimler tayin edip beni tazminata mahkûm ettiler… Bu ısrar ediyor. Ben bir dekont açıklıyorum, dekontunu açıkladığım banka “Bu dekont bize ait bir dekont değildir” demiyor.

Şimdi onlar götürdüğüne göre diğerleri de götürüyor. Kendi geleceklerini, güvencelerini yurt dışında arıyorlar. Paraları oraya götürüyorlar. Ne kadar götürdüler bilmiyorum, ama bu devletin onu bildiğini biliyorum.

Size göre bu bir kaçış hazırlığı mı?

Birden fazla neden olabilir. Tek başına bir kaçış hazırlığı dersek doğru olmaz. Dışarıda yatırım yapıyorlar, yatırımlarını götürebilirler. Dışarıya yerleşmek isteyebilirler. Kendilerini orada daha güvenceli hissedebilirler. Paralarını, nakitlerini oraya götürebilirler. Yatırımlarını oraya kaydırabilirler.

Normalde bir insan kendi ülkesine yatırım yapar, kendi ülkesinin büyümesini, kalkınmasını sağlar. Dışarıdan yatırım yapacaksa, dışarıdaki yatırımlar, içerideki yatırım arasında bir koordinasyon olması lazım. Elbette dışarıda da yatırım yapılmalı ama oradaki birikimlerin Türkiye’ye gelmesi lazım.

Burada bağlantılı bir soru sormak istiyorum. Biz haziran ayında ‘beşli çete’ olarak adlandırdığınız grupların size ulaşmaya çalıştığını ve aracılar gönderdiğini duyurmuştuk. Siz de temmuz ayında Twitter’dan bunu doğrulamıştınız. Bu durum devam ediyor mu? Aracılar kimdi ve hala gelip gidiyorlar mı?

Aracılar şimdi açıklanmaz. Ama yok artık kesildi, yani tweetten sonra kesildi.

KPSS ile ilgili bir tartışma yaşandı, ardından polislik sınavına ilişkin de benzer tartışmaları gördük. Sınav güvenliği ve ÖSYM konusunda da sizin düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Daha önce yaşanan da Erdoğan’ın yaptığı atamalar sonucu ortaya çıkan bir acı tabloydu. Daha sonra yeni isimler atandı. İşi ehline vermediler, birilerini getirdiler oraya oturttular. O sınav sorularını bir şekliyle birbirlerine pazarladılar. Ve sınavlar gerçekleşti.

Burada acı olan, daha önce sınav sorularının çalınabileceğine ilişkin bir rapor, bir bilgi olmasına ve devletin namuslu bürokratlarının bu konuda rapor yazmalarına rağmen hasır altı edilmesidir. Daha sonra gerçek ortaya çıktı. Erdoğan’ın da üstünü örtemeyeceği kadar büyüdüğünde önce görevden aldı, sonra soruşturma açtı.

Hiçbir şey olmayacak. Göreceksiniz sonuçta usulen bir iki kişiye ceza verecekler, bitecek.

Bürokraside hak etmeyen kişileri belli yerlere getirirseniz, o kişiler yasaların gereğini değil, kendilerini o koltuklara getirenlerin taleplerini yerine getirirler. Bozulma ve çürüme başlar. Onu oraya getiren kişi “Şunları sor” diye telkin eden kişidir. Devlet bunları bilmiyor değil. Bu devletin bir aklı vardır. Bütün bu mekanizmaların nasıl geliştiğini, kimlerin atandığını, kimlerin neler konuştuğunu hepsini biliyor. Ama bunlar belli bir zaman dilimi içinde bütün ayrıntılarıyla kamuoyunun önüne konur.

Bürokrasiden bahsetmişken, biz sizden “Devletin kalbi hala atıyor” cümlesini duymuştuk. Şimdi bazı kurmaylarınızla görüştüğümüz zaman da gördük ki ‘devletin kalbi’ diye bir tabir kullanılmaya başlandı. Nedir bu devletin kalbi? Size belge ulaştıran bürokratlar da var malum…

Yüz yıllık cumhuriyet birikimini siz yirmi yılda yok edemezsiniz. Yok etmeye çalıştılar. Bakanlıklardan başlayarak, önemli kurumları yok ederek, devletin akademisi diye tanımladığımız belli önemli kurumları tümüyle tasfiye ederek denediler.

Maliye Teftiş Kurulu, Devlet Planlama Teşkilatı gibi devletin en seçkin bürokratlarının olduğu kurumlar tümüyle tasfiye edildi, yok edildi ve devlette bürokrasi vasatlaştırıldı.

Hatta nitelikli bürokratlar aşağılandı. Örneğin büyükelçilere ‘monşer’ diye hitap ettiler. Yani “Hiçbir şeyden anlamaz” diyerek aşağılandılar. Bunlar bir köşeye atıldılar. Bunların yerine Dışişleri Bakanlığı hiçbir ilgisi olmayan isimleri gönderdi. Bürokraside böyle tablolar yaşadık. Büyükelçi olarak atadıkları kişilere bakın. Bütün bunlara rağmen devletin içinde hala son derece saygın, görevini iyi yapan, olumsuz yazılara ya da kendisini veya devleti zor duruma sokacak yazılara imza atmayan bürokratlar var. Bunlar devletin kalbidir ve bu kalp atıyor. Bunlar bir heyula gibi çöktüler bürokrasinin üzerine. Bürokrasiyi darmadağın ettiler. Milli Eğitim’den başladılar, Dışişleri Bakanlığı’ndan çıktılar; her tarafı darmadağın ettiler.

Bir örnek vereyim, hâkim, savcılar yasasına göre bir hâkim veya savcı seçime girer, kazanamaz ise bir daha göreve dönemiyor. Hatta bir partiden değil, bağımsız girse ve kazanamaz ise geriye dönemiyor. Bu hüküm olmasına rağmen, 15 Temmuz’dan sonra sınavlar açtılar, partinin başkanı, yönetim kurulu üyesi olanları yani bütün AK Partilileri aldılar, hâkim ve savcı yaptılar. Yasanın ruhuna aykırı. Sınava girmiş, kazanmış, belli bir süre hakimlik yapmış bir insan bağımsız girdiği halde seçimi kazanamazsa dönemiyor. Ama sen partili olan birisini alıyorsun, kilit noktalara getiriyorsun. Bunlar adalet dağıtamazlar. Adalet dağıtma şansları da yoktur bunların. Anayasa Mahkemesi’ne yapılan atamalar, Yargıtay’a yapılan atamalar, Ankara, İstanbul, İzmir gibi yerlerin kilit noktalarına yapılan atamalar, “CHP’li yöneticiyi nasıl mahkûm ederiz” diye özel hâkim tayin etmeler… En son bizim İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanımız için de getirildi. Benim tazminat davalarım için de getiriliyor. Başka arkadaşlar için getiriliyor.

Bakılıyor bir davaya, “Davayı bizim almamız ve bunun mahkûm edilmesi lazım” diyorlar. Hâkim düzgün bir hakimse, hukukun üstünlüğü ve vicdani kanaatine göre karar veriyorsa “Bu işimize yaramaz” diyorlar. Oraya kendi bildikleri militan bir hâkimi getiriyorlar. Militan hâkimler de zaten yukarıya bakıyor. Oradan aldıkları talimatın gereğini yapıyorlar. O nedenle adalet de büyük yara aldı.

Bütün bunlara rağmen, adalet mekanizması içinde hala hukukun üstünlüğüne, vicdani kanaatine göre karar veren yargıçlar var. Aşağıdan yukarıya kadar bunlar var. Bunlar bir köşede bekliyorlar, yeri ve zamanı geldiğinde bunlar layık oldukları yerlere gelecekler.

Erdoğan’a ödemeniz gereken ya da ödediğiniz tazminatların tam tutarını biliyor musunuz?

Hiç hesaplamıyorum, bilmiyorum. Normalde ahlaki olarak nihai karardan sonra paranın istenmesi lazım. Bunlar tabi ki nihai karara kadar bekleyemiyorlar. Çünkü bekleseler ben kazanacağım. O nedenle alt mahkemede kazanır kazanmaz, derhal “Parayı öde” diyorlar. Biz de götürüp mahkemenin veznesine onu yatırıyoruz. Sonra kazanınca da geri alıyoruz. Ama en son Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde haklılığım kanıtlandı, 13 bin avro alıyorum.

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun bir açıklaması oldu, seçim kanunundaki değişiklik ile ‘altılı masa’ nın eski öneminin kalmadığını ifade etti. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Altılı masanın bir önemi açığa çıkacaksa bu ne zaman olacak?

Eski seçim yasasına göre artık oylar bir partinin hanesine yazılıyordu. Sonra değiştirdiler bunu. Artık oylar bir partinin hanesine yazılmıyor. Eskiden ittifakta artık oyların getirdiği artı vardı. O artı her iki ittifakın da işine yarardı. Yurt dışı oylar da eklenince bizim kaybettiğimiz milletvekilleri var, onların kaybettikleri var. Bizim kazandığımız var, onların da kazandıkları var.

Şimdi seçim kanunu değiştirince artık oylar kalmadı. Dolayısıyla Temel Bey ona vurgu yapmak istiyor. Yoksa altılı masanın ne kadar önemli olduğunu Temel Bey de biliyor.

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan bir ön koalisyon mutabakatına işaret etmişti. Gerek adaylığın açıklanması gerek bir ittifakın şekillenmesi için bir ön koalisyon mutabakatına siz nasıl bakıyorsunuz? Temel Karamollaoğlu da koalisyonun seçimden sonra yapılacağını söylemişti zira…

Seçim olmadan siz hükümeti nasıl kuracaksınız ki ancak seçimden sonra olabilir. Ama bugünden bizim yayınladığımız her bildiri aslında bir anlamda ittifakın seçim beyannamesi. O hazırladığımız ve kamuoyuyla paylaştığımız, altı genel başkanın imzaladığı açıklama seçim beyannamesi. Aynı zamanda ittifakın kendi içindeki tutarlığını, vaatlerini gösteren, iktidara geldiği zaman neleri yapacağını kamuoyuna açıklayan belgeler. Bunları alt alta yazıp topladığınızda gayet güzel, Türkiye için önü aydınlık bir program çıkıyor ortaya. Bir hükümet programı taslağı da çıkıyor ortaya. Her görüşmenin böyle bir yararı var. Bir görüşmede diyelim ki ağırlıklı olarak ekonomiyi almışsanız, bir başka görüşmede bürokrasiyi almışsanız, bir başka görüşmede parlamentodaki yapılanmayı, bir başka görüşmeden anayasada ve meclis iç tüzüğünde yapılması gereken değişiklikleri almışsanız; hepsini bir araya getirdiğinizde bir mantık ve uygulama bütünlüğü çıkıyor ortaya. Bunu bütün altı lider onayladıktan sonra da altı liderin programı haline dönüşmüş oluyor. Bu bize daha sonraki aşamalarda dil birliği de sağlamış olacak. Hepimiz aynı şeyleri savunan liderler olacağız.

İktidar kanalından veya size muhalif olan kesimlerden altılı masaya yöneltilen eleştirilerden birisi ‘altı parça, altı farklı görüş’ şeklinde. Yani dağınıklık ve güven veremediğiniz gibi bir eleştiri var. Siz bu yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Siyasetlerini eski alışkanlıkların üzerine inşa etmişler. Yeni siyaset anlayışı, önce karşıdaki rakibin ne dediğini oturup iyice okumaktan geçer. İyi okumadan oturup konuşursanız doğru değil. Burada da iyi okumadıkları anlaşılıyor. Keşke bizim güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş metnimizi okuyabilseler. Keşke ondan sonra genel başkan yardımcılarının seçim güvenliği konusunda yaptığı çalışmaları dinleyebilseler, okuyabilseler. Hepsinde bir bütünlük var. Gerçekten de bütün vidaları gevşemiş bir devlet yapısını yeniden inşa etmek istiyoruz.

Bir kurumsal inşadan söz ediyoruz biz. Yeni kurumlar kurulmasını, oluşturulmasını istiyoruz. Sıradan bir birliktelik değil bizim birlikteliğimiz. Onlar hala bunun farkına varmış değiller. Çarklarını bozdukları Türkiye’yi ne hale getirdiklerinin farkında bile değiller. Çünkü onlar başka şey düşünüyorlar. Halkı düşünmüyorlar. İktidar sahiplerinin şu anda tek düşündükleri kendi gelecekleri ve paraları. Başka bir şey düşünmüyorlar. Biz ülkeyi düşünüyoruz. Ülkenin yeniden inşası gerekiyor. Üniversiteleriyle, bağımsız kurumlarıyla, eğitim sistemiyle, dış politikasıyla bozulan ve bugüne kadar hep Türkiye aleyhine sonuç veren, Türkiye’nin büyük zararlar gördüğü bir anlayışı tümüyle değiştirmek istiyoruz. Dolayısıyla onlar bizi anlayamazlar. Anlamaları için düşünmeleri lazım. Onların düşünmeye ihtiyaçları yok. Çünkü bir kişi düşünüyor. Akıllarını kiraya verenler siyaset yapamazlar. Onlar akıllarını kiraya vermiş vaziyetteler.

İstanbul’da yangın oluyor, “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatı üzerine yangını söndürüldü” deniliyor. Talimat gelmese yangını dahi söndüremeyecek pozisyondalar. Orman Bakanı da “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatı üzerine orman yangınlarını söndürüyoruz” dedi. Yani talimat gelmese ormanlar yanacak ve bunlar seyredecekler. Aklın kiraya verildiği sürecin hangi aşamaya geldiğini görüyor musunuz? Bu aşamaya gelmiş vaziyetteler.

Hem parlamento hem de adayınız konusunda seçim akşamı sonuç ne olacak? Seçim ilk turda biter mi?

Parlamento aritmetiği lehimize sonuçlanır. Bu tablo giderek kendisini gösteriyor. Zaten Cumhuriyet Halk Partisi artık AK Parti’nin önünde gidiyor. Önümüzdeki süreç içinde bu biraz daha hızlanarak devam edecek. Parlamentoda da çoğunluğu alacağız. Millet ittifakı olarak çoğunu alacağız. Amacımız ki onu da gene altı lider bir arada belirleyeceğiz, belli bir zaman dilimi içinde güçlendirilmiş parlamenter sistemi ayağa kaldırmak ve bozulan çarkları yeniden işler hale getirmek.

Aday belli değil ama cumhurbaşkanlığını birinci turda alırız.

Bir de bir geçiş süreci olacak seçimden sonra. Orada cumhurbaşkanının yetkileri, görevleri, yardımcıları olacak mı olmayacak mı? Bunlar altın masada konuşuluyor mu?

Henüz konuşulmadı ama konuşulacak. Bununla ilgili her parti kendi içinde şu anda çalışıyor. Belli bir olgunluğa ulaştıktan sonra partililer, liderlere “Biz hazırız artık bunu konuşabiliriz” dediklerinde masaya geleceğiz ve konuşacağız.

Sizin bu konudaki politikanız ne olacak? Ona dair hazırlıklarınız tamam mı? Onları açıklayabilir misiniz?

Biz de kendi içimizde görüşüyoruz, tartışıyoruz. Sadece milletvekilleri olarak değil, dışarıdan akademik çevrelerden de destek alıyoruz. Geçiş süreci nasıl olmalı? Bu süreç içinde neler yapmalıyız? Önceliklerimiz neler olmalı? İlk yayınlayacağımız kararnameler, diğerleri ne olmalı? Altı parti bir arada çalışacağız, dolayısıyla altı partinin de öncelikleri, hedefleri ne olmalı diye düşünüyoruz. Büyük bir olasılıkla diğer partiler de böyle düşünüyorlar. Onlar da bunun üzerinde bir çalışma yapıyorlar. Çalışmanın olgunlaşmasını bekliyoruz. Olgunlaştıktan sonra bir araya geleceğiz ve bunu da yine kamuoyuyla paylaşacağız.

Altılı masanın adayı seçilip kazandığında ilk ne yapar?

Altılı masanın adayının ilk olarak ne yapacağını, altılı masanın liderleri belirler. Bunu samimi olarak söylüyorum. Burada sizle neyi konuşuyorsam, altı liderle de aynı şeyi konuşmam gerekiyor. Burada farklı, orada farklı konuşursak bu bizim bugüne kadar inşa ettiğimiz güveni tuzla buz eder. Buna benim hakkım yok. Hiç kimsenin de hakkı yok. Farklı görüşler olabilir. Nitekim güçlendirilmiş parlamenter sistemde genel başkan yardımcıları oturdular, “Biz böyle olsun” dediğimizde, onlar “Böyle değil, böyle olursa daha iyi olur” dediler. Baktık evet, öyle olursa daha iyi olur ve dolayısıyla çözüldü. Bütün mesele iyi niyet. Yani iyi niyetle yola çıktığınızda sonuç alıyorsunuz.

Deutsche Welle ve Amerikan Sesi’ne yönelik getirilen erişim yasağı da Türkiye’de devam ediyor. Buna ilişkin bir değerlendirme alabilir miyiz?

Bir siyasal iktidar medyayı korkulacak alan olarak görüyorsa gerçeklerle yüzleşmek istemiyor demektir. Medya siyasal iktidarın göremediği, toplumsal çıkar açısından siyasal iktidarın görmesi gereken olayı yazıyor zaten. Dolayısıyla medyanın varlığı en çok siyasal iktidarın işine yarar. Akıllı bir yönetim bunu böyle yapar. Bağımsız bir medya olur, benim hatamı rahatlıkla yazar. Ben de o hatayı tekrar etmem. Bir yerde olay olmuştur, olaydan benim haberim yoktur. Medya süratle olayı almış, gündeme getirmiştir. Biz de süratle müdahale ederiz oraya. Yasaklar hiçbir siyasal iktidara artı kazandırmamıştır. Yasak bir siyasal iktidar açısından kaybetme sürecinin başlaması demektir. Yasak getiriyorsanız “Artık ben ülkeyi yönetemiyorum, lütfen konuşmayın hatalarımı, eksikliklerimi, yolsuzlukları, kayırmaları dillendirmeyin” demektir.

Beğenseniz de beğenmeseniz de gerçek acı da olsa gerçekle yüzleşeceksiniz. Medya siyasal iktidarın gerçekle yüzleştiği bir alandır aslında. O alan ne kadar büyük olursa siyasal iktidar da o kadar rahat eder. Ama siz daraltırsanız, yasaklarsanız gerçekler fısıltı gazetesi olur. Fısıltı medyası ise bir iktidar bir iktidarın hiç istemediği medya mecrasıdır. Ama oraya zorluyorlar.

Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan çok sayıda gazeteci var. Olası iktidarınızda bu gazeteciler yeniden Türkiye’ye dönebilecek mi?

Rahatlıkla dönecekler. Ve rahatlıkla bizi eleştirebilecekler.

Erdoğan belki de ilk kez cem evini ziyaret ediyor. Sonrasında Hacı Bektaş’a gitti. Öncesinde birtakım saldırılar var. Bu sırf seçim amaçlı bir ziyaret mi sizce? Yoksa bir gerginlik yaratılmaya çalışılıyor ve Erdoğan da müdahale mi ediyor? Çünkü böyle iki görüş var.

Eskiden cumhurbaşkanları zaten giderlerdi. Ahmet Necdet Sezer giderdi, Süleyman Demirel giderdi. Erdoğan gelmiyordu. Bu sefer geldi. Oraya gitmesi, topluma sıcak ve güzel mesajlar vermesi güzel bir şey. Herhangi bir karşıtlığım yok. Keşke sürekli olabilse.

Biz eskiden Mevlâna’ya da giderdik. Ben de giderdim oraya. O da gelirdi. Konuşmalar yapardık o atmosfere uygun olarak. Fakat ben konuşma yapınca Mevlâna’yı bıraktılar. Törende yapmadılar. Şimdi böyle bir garabet de çıktı ortaya.

Mevlâna da Ahi Evran da olabilir, Hacı Bektaş Veli de olabilir. Bütün bunlar aslında siyasetçiye toplumu kaynaştırma fırsatı veriyor. Bu alanlarda siyasetçi tarafından topluma barışması, kucaklaşması için mesaj verilmesi gerekiyor.

Cumhurbaşkanının sizin SGK Genel Müdürlüğü görevini yaptığınız zaman bir tane hastane açmadığınız yönünde çıkışı var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Beni hayrete düşüren kendisinin tabii bürokrasinin nasıl çalıştığını bilmemesidir. Orası zaten bağımsız bir kurum ve biz yatırım yapıyoruz. Türkiye’nin en büyük hastanelerini yapan zaten Sosyal Sigortalar Kurumu ve o gelenek benden önce de vardı. Benim zamanımda da oldu. Dediğim gibi Erdoğan dünyadan habersiz. Kendi iç dünyasında bir şeyler söylüyor. Ciddiye alınacak birisi değil.

Çok sayıda hastane yaptık, temel attık. Bunların tamamını ihalelerle yaptık. Bütün ihale dosyalarını, Türkiye Büyük Millet Meclisi KİT Komisyonu’na götüren tek genel müdür benim. KİT Komisyonu’nda o zamanlar tartışma konusu olmuştu ve bütün ihale dosyalarını bir kamyona yükledik, “Buyurun alın araştırın. Varsa bir kusurumuz çıkarın” dedik. Rapor verdiler ve “Bir şey yoktur” dediler. Yoktur tabii, zaten bir şey bulsalardı kıyameti koparırlardı.

Hayatın Her Alanına Dair Haberler Hakkında Tarafsızca Doğru Bilgiye Ulaşmanın Yolu ! Bizi Okuyun Haberiniz Olsun !